16/4/2008 - Gidiyorum
Sizler kendilerini yedi karanfilden biri sanıpta kaktüs hayatlar yaşayanlar... Siz aç yırtıcılar, siz tam üstüne basanlar. Bastığının bir insan olduğunun farkına varamayacak kadar ısırgan "ot"u olanlar. Siz davul zurna çalıp kalleşlik türküleri söyleyerek detone hayatlar yaşayanlar... Siz maymun iştahlı yılanlar... karın ağrılarını bir ihtimal doğurganlık sananlar... Siz kabız müptelası cananlar, canı isteyince adamlıklarını satanlar... Siz bir ihtimal assolist olma şansı yakalayan yalakalar... yalama olduğunun farkında olmayan avanaklar Bir gün sıçıcak bu dünya sizin de hayatınızın orta yerine... Ama ne gam sizin için "yarabbi çok şükür" yaşayanlar... Siz annenizin karnında tecavüze uğrayanlar, kim olduğu belli olmayan bir babadan olanlar. Siz adam akıllı dayak yemeden, bir tokatı işkence sananlar... Siz yağmur sularını avuçlarında biriktirip kendini deniz sanan ince belli bardaklar. İncelecek ip bir yerlerinden ve boğazına sarılacak... İşte o zaman "üçüncü satırda üstüne bastığınız insanlar sandalyelerinize tekmeyi atacaklar... ben yokum artık siktirip gidiyorum bu aptal ortamdan... ama götümü sizin gibi ****lere dönüp gidecek kadar aptal değilim. yüzümü üstünüze başına döküp, kim olduğu belli olmayan babanıza annenizi becerdiği için sövüp, yüzünüze tükürüp, çok şükürünüzü duymadan gidiyorum... siktirip gidiyorum, can babanın dediği gibi, "siz artık götümün fosforuyla aydınlanın" siz artık tiyatronuzu bensiz oynayın, siz artık birbirinizi becerirken ıkınmayın... gidiyorum siz artık kanlı bir mendile timsah gözyaşlarınızı damlatın...
|
|
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
9/1/2007 - Huzursuz konuşmalar...
Hayat bütün sırlarıyla bizi bin bir çeşitte incitip kırarken, yolun yarısına geldiğimizde karşı kaldırımda ki adamdan farkımız olmadığını anlıyoruz. Hayat boğazımızı sıkıp dururken, yakamızı gevşeterek rahatlamaya çalışıyoruz. Oysa, asla çıkamayacağımız bir hücre de tutsağız. Farelerle dost olmaktan, ya da fare olmaktan başka çaremiz yok. Dileğimiz neşeli bir ölüm…
Yaşadıklarımızın temelini oluşturan düşüncelerimiz, hayatı sürdürmek inadıyla çabaladığımız bütün uğraşılar, nehre kapılıp sürüklenen bir dal parçası gibi bizi hayatın karşısında anlamsızlaştırıyor. Bozguna uğradığımızı biliyoruz. Karanlık bir gecede fenerimiz olmadan yolumuzu bulmaya çalışıyor, düştüğümüz kuyulardan büyük yaralarla çıkıp, bir başka kuyuya varana kadar kanımızı akıtıyoruz. İşte bu yüzden geçmişimize ancak bıraktığımız kan izlerini takip ederek dönebiliriz.
Olmadığım, olamadığım şeylerin peşinden gittikçe yoldan çıkmıştım. Şimdi ne bir hedefim ne de gidecek bir yolum kalmıştı. Dört yol ağzının ortasında durmuş, yolun herhangi bir yerinden hızla gelecek arabanın çarpmasını bekliyordum. Ölmek değil di amacım, çarpmanın şiddetiyle hangi yola düşüp, nereden devam edeceğimi merak ediyordum. Şimdiye kadarki tüm çarpışmalardan sonra ayağa kalkmayı başarmamış mıydın?
Yaşantım hataların toplamından başka bir şey değil. Hataları topladığınızda ise karşınıza hiçlik çıkıyor. Ya da masa örtüsünün üzerinde ki leke en fazla. Annemin “Yıkanınca geçer” sözü aklıma geliyor. Yıkanınca geçecek kadar düşsel bir varlığım…Şimdi varım, yarın olmak için hiçbir görevim ve gereğim yok.
Aşk insanın kendine yaptığı bir işkence biçimidir. Yine de aşık olmamaktan iyidir.
O kadını sevmiş olmak hayatımın en büyük trajedilerinden birisidir. Çünkü bir daha ona asla aşık olamayacağım.
Bazen babama çok ihtiyaç duyuyorum. Beraber balık tuttuğum, futbol maçlarına gittiğim, gülüp eğlendiğim babama değil. Yaptığım hata yüzünden sinirlenip bir yumrukta burnumu kıran babamı özlüyorum. Bana, beni önemseyerek öfkelenecek ve canımı acıtacak birine duyduğum özlem bu. Sonra da kanlar içinde beraber ağlayabileceğim babamı istiyorum.
Ben hep çok iyi bir aktör oldum. Yalan söylemeyi, onu en ince ayrıntısına kadar planlayarak yapan benden daha iyi birini tanımadım. Ne çok yalan söyledim ve ne kadar az yakalandım. Zaten çoğu zaman sıkılıp kendim ele verdim kendimi. “Bakın ne pislik bir adamım ben” diyerek, ancak kendimi kendim aşağılayabileceğimi göstermek için. Af dilemelerimde bile büyük bir oyuncunun ustaca oynadığı trajikomik bir hali var. Af dilerken, içimden dil çıkardığımı kimse fark edemedi. O yüzden iyi oyuncuları hemen tanırım.
O yüzden bilirim insanlardaki bu barış, sevgi ve yardımseverlik halinin sahteliğini. Savaşların, kavgaların, kinlerin ve ihanetlerin daha samimi gelmesi bundandır. Ben de olmayan iyilik ve güzellik samimiyetinin kimse de olamayacağını bilirim. Hangi dostluk çıkarlara ters geldiğinde bozulmaz ki? Hangi aşk, biri yorulduğunda diğeri tarafından terk edilmez ki? Hangi barış, savaşacak önemli bir sebep olduğunda bitmez ki? O yüzden düşmanımdır en samimi olan. Düşmanıma arkamı dönerim, dost görünenlere asla.
|
|
Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
23/8/2006 - çok geç kaldınız
sizden çok önce gelmişti
aşk bu şehre
hayata on kala trenlerinde
yolculuk ederken siz daha
Aşk annenizi beceriyordu
şehrin tenha gecelerinde
|
|
Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
17/8/2006 - saçma olan ne???
Yıllar önce, haber merkezinde muhabirlik yaptığım sıralardı. Telsizden polis memurunun hüzünlü sesinden duymuştum iki kişinin birlikte köprüden atladıkldrını: "Merkez, boğaz köprüsünden iki kişinin el ele atladığını gören kişiler olmuş, şuan köprünün üzerindeyiz. Burada kırmızı renkli Opel Marka terk edilmiş bir araç var. Araştırmaya devam ediyoruz."
Hüzünlü bir polis sesi duymak pek alışık olduğumuz bir şey değildi. Gecenin en koyu saatleriydi. Gittiğimde polisler Çengelköy sahilinde cesetleri arıyordu. ( Cesetler dedim değil mi? Yok oluşun en acı tarifi bu kelimede gizli) Dedim gecenin en kuytu saatleriydi. Kameramızın ışığından yararlanmak için, iki polis ve kameramanım la bilikte bir kayığa binip karanlığın içine doğru ilerledik. İşte oradaydı gen kız. Vazgeçmiş olduğunu anlatır gibi yüzü suyun içinde koların açmış öylece duruyordu. Peki ya sevdiği adam neredeydi. El ele atlamamışlar mıydı sonuzluğa. Ölüm de kalleşce davranmış ayırmıştı onları.
Çıkarttık genç kızı sudan. "Sigarası olan var mı?" Cebimden çıkarttığım sigarayı uzatırken fark etmiştim Telsizden duyduğum o hüzünlü sesin bu polis memuruna ait olduğunu. Sigaradan derin bir nefes çekerken, gözlüklerinin arkasından acı dolu bakıyordu bana. Polisleri sevmezdim. O ana kadar hiç bir polisin gözlerinde hüznün gözyaşlarını görmemiştim. Biraz sonra genç adama da karanlık sularda rastladık.
Geriye döndük...Karanlık sulardan dönmemiz için hiç bir sebebimiz yoktu aslında!
|
|
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
17/8/2006 - Neredesin...
Neredesin sevgili kardeşim
neredesin!
Bu yorgun, bu yılgın, bu anlamsız
oyunda
sen hangi cephedesin...
|
|
Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
10/5/2006 - Kayboluş
içine girmek istiyorum
içine, derinliklerine
içinde susmak
içinde kaybolmak
içinde yok olmak istiyorum
içine girmek istiyorum
içine, derinliklerine
|
|
Yorum (6) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
18/4/2006 - Sözüm var bir kadına…
Sözün var bir kadına!... Ona bendeki, "benim İstanbul”u anlatacağım… Boğaza karşı kahvelerindeki püfür püfür dost sohbetlerini, balık ekmeğin tadını, şehir hatları vapurlarının insana martı olma isteği vermesini, geceleri o bardan o bara sarhoşluk maceralarını ve yıkıldığında seni yerden kaldıranın zenci biri olma ihtimalinin kozmopolit zenginliğini anlatacağım ona…
Sözüm var! çok uzaklardaki, uzaklarımdaki bir kadına. Ne zaman uzaklaşsam bu şehirden kaldırımlarını nasıl özlediğimi anlatacağım. Köşe başlarında yaşanan aşkları, ilk terk edilmişliği tattığım İstiklal’i hala neden bu kadar çok sevdiğimi, her an soğuk bir bıçağın parıltısında ölme ihtimali olsa da, Tarlabaşı’nda neden ellerim cebimde ıslık çalarak yürüdüğümü anlatacağım ona…
Sözüm var! yüzünü bile görmediğim, sesini bile duymadığım bir kadına. Her gittiğimde yağmura tutulsam da Heybeli’yi neden bu kadar çok sevdiğimi, namaz kılmadığım halde Sultan Ahmet Camii’ne neden bu kadar sık gittiğimi, inanmadığım halde Aya Yorgi’de mum yakıp, neden ayin dinlediğimi, tek bir çöp bile almadan Kapalıçarşı’yı neden saatlerce gezdiğimi anlatacağım ona…
Sözüm var! gülümsediğinde yüzünün ne şekil aldığını bilmediğim bir kadına. Yıldız Parkı’nda yeşilliklere uzanıp gökyüzünü seyredip, "yaşamak ne güzel" derken neden aşktan öldüğümü, meteliksiz ve karnım zil çalarken Arnuvatköy’de boğazdan geçen gemileri seyredip neden şiirler söylediğim, Kumkapı’da yediğim dayaktan sonra, içtiğim şarabın mı yoksa burnumdan akan kanın mı daha kırmızı olduğunu, dostlarımla neden tartıştığımı anlatacağım ona…
Sözüm var! güzel bir kadına! İstanbul’un güzelliklerini anlatacağım ona. Sözümün üzerinden belki bin asır geçti. Bir bilseniz ne çok tanklar yürüdü sözümün üzerinden, ne çok aşklar devrildi. İstanbul bana küs ben kendi kendime…
Ama yine de sözüm söz…
|
|
Yorum (3) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
18/4/2006 - Geleceğim
masayı hazırla kadın
söz verdim sana
geleceğim
geçtiğim yolları ateşe verdim
bir daha geriye
dönmeyeceğim
şiirler de şarkılarda
onların olsun
ben yalnız seni
yalnız seni seveceğim
|
|
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
26/3/2006 - Denge
Bir Turgut Uyar şiiri. Usta bir şairin elinden çıkma samimi bir şiir. Paylaşmak istedim…
Sizin alınız al inandım Sizin morunuz mor inandım Tanrınız büyük amenna Şiiriniz adamakıllı şiir Dumanı da caba
Bütün ağaçlarla uyuşmuşum Kalabalık ha olmuş ha olmamış Sokaklarda yitirmiş cebimde bulmuşum Ama sokaklar şöyleymiş Ağaçlar böyleymiş Ama sizin adınız ne Benim dengemi bozmayınız
Aşkım da değişebilir gerçeklerim de Pırıl pırıl dalgalı bir denize karşı Yangelmişim diz boyu sulara Hepinize iyiniyetle gülümsüyorum Hiçbirinizle dövüşemem Benim bir gizli bildiğim var Sizin alınız al inandım Morunuz mor inandım Ben tam kendime göre Ben tam dünyaya göre Ama sizin adınız ne Benim dengemi bozmayınız
Turgut Uyar
|
|
Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
22/3/2006 - Geçen geçti...
Sezen Aksu’nun söylediği “Eskidendi’ şarkısını her dinlediğimde anılarım depreşiyor. Eskimeye başladığımı hissediyorum...
“Henüz kimseye küsmemiş, kimse henüz ölmemişken”
Ölümü en yakınımda hissettiğimde 20 yaşındaydım. Uçarı, kabına sığmaz bir öğrencilik dönemi geçiriyordum. Sanki hayat, okulun tatile girmesini beklemişti, bana kötü haberi vermek için. Aylar sonra eve gittiğimde, eksikliği hissediliyordu babamın. Aslında hayat değil ailemmiş bana kötü haberi vermek için acele etmeyen. Ben finallerle cebelleşirken, babamda yakalandığı amansız hastalıkla mücadele etmeye başlamış meğer. Annem hala tüm soğuk kanlılığıyla “ Baban hastanede. Ufak bir rahatsızlığı var” demişti. Bende, kendimi bildim bileli hiç hastalanmayan, hep güçlü gördüğüm babamın, hastalığının gerçekten önemsiz olduğunu düşünmüştüm. Ta ki ertesi gün yattığı hastaneye gidip, onun o kısa zaman içinde heybetli görüntüsünü kaybeden vücuduna sarıldığım ana kadar. Artık büyüme zamanı gelmişti anlaşılan. Hayatın bana ilk raundta kıyak geçtiği anlaşılıyordu.
İkinci raund ise zorlu başlamıştı. Günden güne gözümüzün önünde eriyen babam, insana yaşama sevinci verecek kadar cıvıl cıvıl bir Eylül gününde, gözlerini hiç açmamacasına kapatıp aramızdan ayrıldığında ilk sağlam yumruğumu da yemiştim sonunda. Üstelik ringe havlu atıp beni kurtaracak biride yoktu artık. Ama yine de giderken, babam son kozunu oynamış ve bana “ senin kendi ayaklarının üzerinde durabileceğini biliyorum. Hiç pes etme ve seni her zaman seveceğimi unutma” diyerek motive etmişti hayata karşı.
Evet! Sonrasında da çok yumruk yedim. Hatta yere serilmiş, hakemin sayı saymasını seyretmiş ama hep 9’a geldiği sırada yeniden ayağa kalkmayı başarıp dövüşe kaldığım yerden devam etmiştim...
Sezen Aksu’nun söylediği o şarkıdan bahsediyordum. “…Henüz kimseye küsmemişken…” diyordu Sezen Aksu. İşte o ilk yumruğu yiyene kadar daha henüz kimseye küsmemiştim. Ay herkese olduğu gibi bana da gülümsüyordu. Zaman nedir bilmeden yaşıyor, herkesle arkadaşlık yapıyordum. Kör kütük sarhoş olup, dans ediyordum yıldızlar altında.
En acıklısı da şarkılar o zamanlar beni bu kadar incitmiyordu. Şimdi gökyüzünü seyretmeyeli ne kadar uzun zaman oldu onu bile hatırlamıyorum. Nerede o arkadaşlar, nerede o güzel oyunlar... Çok uzakta, dönülmezlere gittiler. Bu şarkı taaaa derinlere gömdüğüm bütün acıları gün ışığına çıkartıyor. Eski arkadaşlarımın yüzleri gözümün önüne geliyor. Babama sımsıkı sarıldığımı hatırlıyorum. Onunla balık tuttuğumuz, şarkılar söylediğimiz o güzel günleri…
Bu kadar eksilmemiz çok acı. Her geçen gün geriye gitmemiz, her an surdaki deliğin büyümesi…
Yapabilecek hiçbir şey yok. Geçen geçti. Geçen geçti.
Tıpkı şarkıda söylediği gibi şimdi uykusuzluk vakti.
Cavit İlhan
|
|
Yorum (4) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
|
Hakkımda
Sevgili kardeşim, ne zaman bir sal yapacağız kendimize ve yelken açacağız gökyüzünden aşağıya?
Ingeborg Bachman
Arkadaşlarım
• aristoca • hayalimce • ruzgarlisokak • DamakTadi • mariposa • Kleopatra81 • geyikfm09 • eylulce • alisoft • kampanyadan • serpilce • sophia • guvence • onuryolalmis • blacksoft • nesrin32 • dusunur • reybah • orodjeh
|