9/1/2007 - Huzursuz konuşmalar...
Hayat bütün sırlarıyla bizi bin bir çeşitte incitip kırarken, yolun yarısına geldiğimizde karşı kaldırımda ki adamdan farkımız olmadığını anlıyoruz. Hayat boğazımızı sıkıp dururken, yakamızı gevşeterek rahatlamaya çalışıyoruz. Oysa, asla çıkamayacağımız bir hücre de tutsağız. Farelerle dost olmaktan, ya da fare olmaktan başka çaremiz yok. Dileğimiz neşeli bir ölüm…
Yaşadıklarımızın temelini oluşturan düşüncelerimiz, hayatı sürdürmek inadıyla çabaladığımız bütün uğraşılar, nehre kapılıp sürüklenen bir dal parçası gibi bizi hayatın karşısında anlamsızlaştırıyor. Bozguna uğradığımızı biliyoruz. Karanlık bir gecede fenerimiz olmadan yolumuzu bulmaya çalışıyor, düştüğümüz kuyulardan büyük yaralarla çıkıp, bir başka kuyuya varana kadar kanımızı akıtıyoruz. İşte bu yüzden geçmişimize ancak bıraktığımız kan izlerini takip ederek dönebiliriz.
Olmadığım, olamadığım şeylerin peşinden gittikçe yoldan çıkmıştım. Şimdi ne bir hedefim ne de gidecek bir yolum kalmıştı. Dört yol ağzının ortasında durmuş, yolun herhangi bir yerinden hızla gelecek arabanın çarpmasını bekliyordum. Ölmek değil di amacım, çarpmanın şiddetiyle hangi yola düşüp, nereden devam edeceğimi merak ediyordum. Şimdiye kadarki tüm çarpışmalardan sonra ayağa kalkmayı başarmamış mıydın?
Yaşantım hataların toplamından başka bir şey değil. Hataları topladığınızda ise karşınıza hiçlik çıkıyor. Ya da masa örtüsünün üzerinde ki leke en fazla. Annemin “Yıkanınca geçer” sözü aklıma geliyor. Yıkanınca geçecek kadar düşsel bir varlığım…Şimdi varım, yarın olmak için hiçbir görevim ve gereğim yok.
Aşk insanın kendine yaptığı bir işkence biçimidir. Yine de aşık olmamaktan iyidir.
O kadını sevmiş olmak hayatımın en büyük trajedilerinden birisidir. Çünkü bir daha ona asla aşık olamayacağım.
Bazen babama çok ihtiyaç duyuyorum. Beraber balık tuttuğum, futbol maçlarına gittiğim, gülüp eğlendiğim babama değil. Yaptığım hata yüzünden sinirlenip bir yumrukta burnumu kıran babamı özlüyorum. Bana, beni önemseyerek öfkelenecek ve canımı acıtacak birine duyduğum özlem bu. Sonra da kanlar içinde beraber ağlayabileceğim babamı istiyorum.
Ben hep çok iyi bir aktör oldum. Yalan söylemeyi, onu en ince ayrıntısına kadar planlayarak yapan benden daha iyi birini tanımadım. Ne çok yalan söyledim ve ne kadar az yakalandım. Zaten çoğu zaman sıkılıp kendim ele verdim kendimi. “Bakın ne pislik bir adamım ben” diyerek, ancak kendimi kendim aşağılayabileceğimi göstermek için. Af dilemelerimde bile büyük bir oyuncunun ustaca oynadığı trajikomik bir hali var. Af dilerken, içimden dil çıkardığımı kimse fark edemedi. O yüzden iyi oyuncuları hemen tanırım.
O yüzden bilirim insanlardaki bu barış, sevgi ve yardımseverlik halinin sahteliğini. Savaşların, kavgaların, kinlerin ve ihanetlerin daha samimi gelmesi bundandır. Ben de olmayan iyilik ve güzellik samimiyetinin kimse de olamayacağını bilirim. Hangi dostluk çıkarlara ters geldiğinde bozulmaz ki? Hangi aşk, biri yorulduğunda diğeri tarafından terk edilmez ki? Hangi barış, savaşacak önemli bir sebep olduğunda bitmez ki? O yüzden düşmanımdır en samimi olan. Düşmanıma arkamı dönerim, dost görünenlere asla.
|